Koşulsuz Sevilmeyen Çocukların Yetersizlik İnancı

Koşulsuz Sevilmeyen Çocukların Yetersizlik İnancı

Yetersizlik duygusu çoğu zaman kişisel bir eksik değil, koşullu sevgiyle büyümenin sonucudur. Bu yazı, onay ihtiyacı ve öz değerin kökenlerini ele alır.

Yetersiz Değilsin, Koşulsuz Sevilmeye Alışık Değilsin

Hiç “Ne yapsam yetmiyor” dediğin oldu mu? Bu içten içe yankılanan cümle, sadece bir hayal kırıklığı değil; bazen çocuklukta öğrenilmiş bir yaşam şeklidir. İnsanın kendini yetersiz hissetmesi, yalnızca duygusal değil aynı zamanda yapısal bir meseledir. Özellikle çocukluk döneminde sevgiyi koşullu olarak alan bireylerde bu duyguya sıkça rastlanır. Psikolog Carl Rogers’ın belirttiği gibi, birey koşulsuz kabulü deneyimlemediğinde, benlik algısında ciddi çatlaklar oluşur. Birçok kişi bu nedenle hayatı boyunca kendini kabul ettirme savaşı verir.

Kendini Sevdirmek İçin Kendinden Vazgeçmek

Kimi zaman bir tebessüm kazanmak için sessiz kalmayı, kimi zaman ‘sorun çıkarmamak’ için kendi isteklerinden vazgeçmeyi öğrenir insan. Hayat ilerler, yaş büyür, çevre değişir; ancak o erken yıllarda içselleştirilen “ancak belirli şekillerde olursam sevilirim” inancı, zihnin sessiz altyapısına dönüşür. Bu inanç, bireyin ilişkilerinde farkında olmadan sürekli onay aramasına, en küçük reddedilme ihtimalinde bile tehdit algılamasına neden olur. Kişi, sevilmek uğruna kendi doğallığını bastırır; özünü değil, onay alabileceğine inandığı versiyonunu sunar.

Kime Göre, Neye Göre Eksik

Bu sadece bireysel değil, aynı zamanda kültürel olarak da beslenen bir döngüdür.
“Güçlü olmalısın.”
“Tepki verme, büyütme.”
“Sen zaten her şeyi fazla hissediyorsun.”

Bu söylemler, bireyin duygusal gerçekliğini değersizleştirirken bir yandan da şu toksik mesajı fısıldar: “Olduğun gibi olmakla yetemezsin.”

Gerçek değer, başkalarının onayıyla değil, kendi iç sesinden gelen şefkatle başlar (Neff, 2011).

Sürekli Daha Fazlası: Yeni Nesil Travmanın Maskesi

Günümüzün kişisel gelişim takıntısı, bireylere sürekli bir “olmamışlık” hissi dayatıyor. Bireyden daha üretken, daha dengeli, daha iyi görünmesi bekleniyor. Ama “neden?” diye sorulmuyor.

Oysa sürekli kendini düzeltmeye çalışan bir zihin, kendini hâlâ eksik sayan bir zihindir.
Amerikalı klinik psikolog Kristin Neff’in geliştirdiği “öz-şefkat” kavramı burada devreye girer. Kendine şefkatle yaklaşabilen birey, değişimi bir mecburiyet değil, doğal bir evrim olarak yaşar.

Onay Ararken Kendini Kaybetmek

Onay ihtiyacı, öz-değerin dış dünyaya endekslenmiş halidir. Sosyal psikolojide bu duruma “dışsal odaklı benlik değeri” denir (Crocker & Park, 2004). Kişi, başkalarının gözünde “yeterli” olmaya çalışırken, kendi gözünde silikleşmeye başlar.

İlişkilerde bu durum, fark edilmeden bir belirsizlik yaratır. Kendi iç rehberine değil, başkasının onayına yaslanan bir zihin, sevilmenin tadını çıkaramaz; çünkü her yakınlık, bir onay testi gibi gelir. Üstelik onay ihtiyacı, yalnızca dışsal başarılarla sınırlı kalmaz. Bazı durumlarda, birinin sevgisine neden layık görüldüğünü bile anlayamamakla kendini gösterir.

Yakınlaşmaktan Değil, Yetememekten mi Korkuyorsun

Yetersizlik duygusu, her zaman “yeterince iyi olamamak” ile ilgili değil; bazen “neden sevildiğini bile bilememekle” ortaya çıkar. Bazı insanlar için yakınlık değil, mesafe daha güvenlidir. Çünkü geçmişte öğrendikleri şudur:

"Yaklaşan her insan, bir şey istiyordur."

Çocukken sevgi hep bir şeyin karşılığıydı:

Başarıya alkış, sessizliğe aferin, fedakârlığa takdir. Fakat sadece “var olduğu” için sunulan bir sevgi hiç olmadı. Sevgiyi bir hak değil, ancak hak edince verilen bir ödül olarak öğrendi.

Ve şimdi…

Biri onu koşulsuz sevdiğinde tetikleniyor.
İçinden geçen ses şu:
“Neden bu kadar iyi? Ne zaman yüzü değişecek? Ne istiyor olabilir?”
Çünkü geçmiş ona şunu öğretti:
“Sevgi ya bir ödül ya da bir tuzaktır.”
Bu yüzden, sevilmeyi isterken bile hep tetikte kalıyor.

Bu öğrenilmiş korku, zihninde bilinçsizce kabul edilen bir inanışa dönüşür:
Eksik olduğumda sevilmem. Sevilmek için önce tamam olmalıyım.

Bu inanç büyüyor onunla birlikte.
Artık kimseye yük olmamak için hep güçlü kalan,
Hata yaptığında önce kendini cezalandıran biri oluyor.
Birinin ona “Yanındayım” demesi bile kuşku doğuruyor içinde:

“Şimdilik. Ama ya tökezlersem?”

Çünkü sevgiyi hiç,
Olduğu hâliyle kaldığında kaybetmeden taşıyamamış biri,
Koşulsuz sevgiyi tanıyamaz.
Tanısa bile inanamaz.
İnansa bile güvenle yaslanamaz.

İyileşmek, Olduğun Gibi Kabul Edilmekle Başlar

Terapi süreçlerinde en çok iyileştirici olan şey, bireyin değişmeden kabul edildiğini hissetmesidir. Carl Rogers’ın danışan-merkezli yaklaşımı, tam da bunu temel alır:

Birini iyileştirmek istiyorsan, onu değiştirmeye değil, olduğu hâliyle görmeye çalış. Çünkü insan ancak yargılanmadığını hissettiği bir alanda kendine yaklaşabilir.

Çünkü gerçek dönüşüm, kontrole değil, güvene dayanır. İyileşmek, “yetersiz değilsin” diyen birinden çok; yetersizliğinle bile seni benimseyen biriyle mümkündür.

Sonuç: Kendine Sarılmadıkça Kimse Gerçekten Dokunamaz Sana

Belki bu satırları okuyan biri, yıllardır içindeki o eksikliği doldurmaya çalışıyordur.
Belki biri, hep daha iyi olmaya çabalarken zaten yeterli olduğunu hiç duymamıştır.
Belki biri, sevilmek uğruna susmuş, bastırmış, kendinden ödün vermiştir.
Ama o boşluk… hala susmuyordur.

Eğer bu yazı sana dokunduysa, bil ki yalnız değilsin.
Ve sana hatırlatmak istediğim tek bir şey var:

🌟 Kendini eksik sandığın yer, belki de en çok sevilmeye ihtiyaç duyduğun yerdir.

Kendini eksik sanan biri, tam bir sevgiyi içine alamaz.”
                                                                                                     — Gabor Maté

Kaynakça:

• Brown, B. (2012). Daring Greatly
• Crocker, J., & Park, L. E. (2004). The Costly Pursuit of Self-Esteem
• Maté, G. (2022). The Myth of Normal: Trauma, Illness and Healing in a Toxic Culture
• Neff, K. (2011). Self-Compassion: The Proven Power of Being Kind to Yourself
• Rogers, C. R. (1959). A Theory of Therapy, Personality and Interpersonal Relationships
• Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide

Sıkça Sorulan Sorular

Yetersizlik duygusu çoğu zaman çocuklukta koşullu sevgiyle büyümenin sonucudur. Kişi sevilmek için belirli şartları karşılaması gerektiğine inanarak öz değerini içselleştiremez.
Koşulsuz kabul, bireyin savunmalarını gevşetmesini sağlar. Kişi, kendini kanıtlama ihtiyacı duymadan var olabildiğinde, duygusal iyileşme ve içsel güven gelişmeye başlar.
Terapi sürecinde birey, koşulsuz kabul deneyimi yaşayarak öz değerini yeniden inşa edebilir. Bu süreç, yetersizlik duygusunun kökenini fark etmeyi ve daha şefkatli bir iç ses geliştirmeyi sağlar.
Etiketler
Yetersizlik duygusukoşullu sevgiöz değeronay ihtiyacıöz şefkatçocukluk travmasıklinik psikoloji
Online Terapi

Bu konu ile ilgili uzman terapistlerimizle hemen görüşebilirsiniz.

Terapistinle Tanış